Kurban Bilinci

“Böyle olaylar/ insanlar hep beni bulur”, “Şanslı biri değilimdir”, “N’apayım, benim de kaderim böyle”, “Ben n’apabilirim ki?!”, “Bak görüyorsun, elimden geleni yapıyorum ama olmuyor”, “Ben ne yaptım ki başıma bunlar geldi?” – bu cümleleri sık sık kullanan bir tanıdığınız var mı? Ya da daha kötü bir senaryodan bahsedelim, insanların çoğunun bu tür cümleler kullandığı bir…

“Böyle olaylar/ insanlar hep beni bulur”, “Şanslı biri değilimdir”, “N’apayım, benim de kaderim böyle”, “Ben n’apabilirim ki?!”, “Bak görüyorsun, elimden geleni yapıyorum ama olmuyor”, “Ben ne yaptım ki başıma bunlar geldi?” – bu cümleleri sık sık kullanan bir tanıdığınız var mı? Ya da daha kötü bir senaryodan bahsedelim, insanların çoğunun bu tür cümleler kullandığı bir çevrede mi yaşıyorsunuz? O zaman o kişi ve çevre kurban psikolojisini seçmiştir ve yaşıyordur. “Bundan bana ne?, Bu beni etkilemez.” demek gibi bir şansınız maalesef yok çünkü bu düşünce yapısı ve yaşam şeklinin var olması için bir takım koşullar gerekir. Bu koşullara belki daha sonraki yazılarda değiniriz ama şunu bilmekte fayda var: bu önkoşullar sizin kendinizi o kişinin hayatında veya o çevrede kaçınılmaz bir takım döngü ve davranışların içinde bulacağınızın habercisidir.

Senaryoyu daha da ileri götürelim: siz kendinizi bu cümleleri söylerken buluyor musunuz hiç? O zaman bir iyi bir de kötü haberim var. Kötü haber şu ki, siz de kurban bilincinden yaşıyorsunuz hayatı. İyi haber ise şu ki, dediklerime kulak verirseniz bir dönüşümün eşiğindesiniz ve ipleri elinize alma şansınız var. 

Peki kurban bilinci nedir? Nereden gelir? Neden var?

Kurbanın – ki bu rol birçok yerde ve toplumda “mağdur” sıfatıyla da karşımıza çıkar – en göze çarpan özellikleri suçluluk, cezalandırılma (“mağdur” edilmeyle el ele gider genelde) ve suçlamadır. Zorlukları ve sıkıntıları abartmaya eğilimlidirler. Bu hem konuşmalarına, hem de davranış ve tercihlerine yansır.  Kendilerine ve başkalarına hayatın ne kadar adaletsiz olduğunu her fırsatta hatırlatmaktan çekinmezler. Bir de bu psikolojik durumun gizli sürdürüldüğü haller vardır ki, onlara da kendine başarılı ya da mutlu olma izni vermemek, kendini dinlenme veya herhangi birşeyden zevk almaktan mahrum bırakmak ve buna layık görmemek gibi durumları örnek gösterebiliriz.

Burada kurban ve normal düşünce yapısındaki insanın farkını bir örnekle inceleyebiliriz. Örneğin, herhangi bir olumsuz olay veya durumda kurbanın vereceği tepkiler genelde, “yine benim başıma geldi, yine beni buldu” vb. söylemler, o durum için orada bulunan diğer kişileri suçlamak. Daha spesifik örnekler; evde kavga çıktı ve yine ortamı sakinleştirmek bana kaldı, çünkü kimse kendinden başkasını anlamak istemiyor. Veya işte yine kriz var ve sorumluluk almak yine bana kaldı, çünkü herkes bencil ve diğerlerinin yararına birşey yapmak istemiyor.

Bu örnekleri oldukça fazla çoğaltabiliriz. Eminim, hepiniz böyle insanlarla defalarca kez karşılaşmışsınızdır ya da karşılaşıyorsunuzdur. Ama burada asıl can alıcı nokta bu düşünce yapısı ve bakış açısıyla davrandığınız durumlarda kendinizi yakalamanız. Belki evde veya işte böyle değilsinizdir, ama ya diğer ilişkilerinizde? Farklı ortamlarda kendinizi kurbandan veya mağdurdan davranırken ya da konuşurken yakalayabiliyor musunuz? Bir durumu, beklenmedik bir olayı, bir krizi çözerken kendinizi adeta bir kahraman gibi mi hissediyorsunuz yoksa kendi sorumluluklarınız ve gücünüzün bilincinde ve kendi sınırlarınızı koruyarak mı davranıyorsunuz?

Bu pozisyon, genellikle, insanlar tarafından bilinçsizce ve çocukluklarında seçilir. İlerleyen yaşlarda da buna ikincil faydalar eklenirse bireyler bu pozisyondan kolay kolay vazgeçemezler. Bu yüzden kurban kompleksindeki insanlar ömürlerini çocuk bilincinde ve olaylarla ilgili sorumluluk almaktan uzak yaşamayı tercih ederler.

Çok sevdiğim üstatlardan birinden eğitimlerde şu cümleyi sık sık duyarım: “Kapınızı açıp evinize almadığınız misafiri, evinizden yolcu da edemezsiniz”. Buradaki metafor sadece kurban bilinci için değil, yaşamlarınızı “yöneten” birçok farkında olmadığınız kavram için geçerlidir. Özellikle de Jung’cu yaklaşımdan bakacak olursak, arketiplerle çalışırken bu “misafirlere” nasıl davrandığımız önem kazanıyor. Yani onları “kötü, negatif” diye nitelendirip onlardan bir an önce “kurtulma” çalışmaları yapmak yerine, onlarla yüzleşip, bizlere vermek istedikleri mesajları öğrenip onlarla işbirliği yaparak daha güçlü, farkındalıklı ve ayakları yere sağlam basan bir noktadan yaşamlarımızı sürdürebiliriz. Bir diğer deyişle zilimizi habire çalıp kapıdan ayrılmayan o misafirler biz kapının diğer tarafında onlar yokmuş gibi davrandığımızda kendiliğinden çıkıp gitmeyecek. Ertesi gün, birkaç gün sonra, hatta en beklenmedik ve uygunsuz zamanlarda yine çıkagelecekler. Bu nedenle bu işin en güzel yolu önce onları içeri buyur edip, dertlerini dinleyip onlara onları yok saymadığımızı göstermektir. Bunu yaparak zaten önemli bir mesafe kat etmiş olunacaktır. Ondan sonra o misafirin söylediklerine kulak vererek güzel bir hafifleme yaşadığımızı göreceğiz.

Yorum bırakın